Demokrasi ve Atılım Partisi’nin hazırladığı Kanal İstanbul Raporu kamuoyu ile paylaşıldı. Partiden yapılan açıklamada şu ifadeler yer alıyor:

Demokrasi ve Atılım Partisi’nin (DEVA) beş politika başkanlığı hazırladıkları ortak raporda Kanal İstanbul projesini tüm hatlarıyla masaya yatırdı. DEVA’nın Yerel Yönetimler ve Şehircilik Politikaları Başkanı Mehmet Emin Ekmen, Doğa Hakları ve Çevre Politikaları Başkanı Yasemin Bilgel, Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Başkanı Abdurrahman Bilgiç, Ekonomi ve Finans Politikaları Başkanı İbrahim Çanakcı ile Kültür ve Sanat Politikaları Başkanı Helün Fırat tarafından hazırlanan çalışmada projenin etkileri üç ana başlıkta inceleniyor.

Raporda kanal inşasının kentleşme, arkeolojik sit alanları, su kaynakları, çevre ve afet riski açısından etkileri; uluslararası hukuk, dış politika, jeostrateji ve güvenlik açısından etkileri ile finansman sorunu ve ekonomik etkileri ele alınıyor.

Ayrıntılı biçimine aşağıda ulaşabileceğiniz raporda şu risklere dikkat çekiliyor:

Kentleşme, Arkeolojik Sit Bölgeleri, Su Kaynakları, Çevre ve Afet

İstanbul’un Kuzeyi, 2009 Çevre Düzeni Planı’na göre İstanbul’un nüfusunu 16 milyon ile sınırlama hedefi de düşünüldüğünde, şehrin nüfusunun artmasına sebep olacak bu proje hedefin şimdiden aşılması demektir.

Projenin hayata geçirilmesi İstanbul’da var olan bölgeler arası gelişmişlik düzeyi farklılığının derinleşmesine yol açacaktır.

Kanal projesi ve tüm revize planlarda Kıyı Kanunundaki yapılaşma yasağına ilişkin hükümlere riayet edilmemiştir.

Projede orman alanları dikkate alınmamıştır. Yeni yerleşim yerleriyle birlikte kaybolan orman alanının 3000 hektarı bulabileceği söylenmektedir. Ağaçların kesilmesi ile ortaya çıkacak açığın telafisi yeniden ağaçlandırma olamaz. Kesilen ağaçlar, orman dokusunun bütünlüğünü kaybetmesi, doğal niteliğinin bozulması ve burada barınan yaban hayatın da alanı terk etmesi demektir.

“Mutlak tarım arazileri” dikkate alınmamıştır. Kanal İstanbul’a ilişkin plan değişikliğinde 10 bin 485 hektar tarım alanı kaybedilmiştir.

Su kaynakları açısından bakıldığında; yasal koruma ile güvence altında olan İstanbul’un su kaynakları heba olacaktır.

Kanal, Terkos – Haliç – Küçükçekmece ekolojik koridorunun zarar görmesine yol açacaktır.

Proje, su kaynaklarının bir kısmını ortadan kaldırıp geriye kalanını risk altına sokacak; yeraltı sularını kirletecek; önemli su altyapılarını devre dışı bırakacaktır.

Sazlıdere Barajı’nın etkilenmesi İstanbul’un kullanılabilir su miktarında azalmaya sebep olacaktır. Dünya, kuraklık riski ile su kaynaklarını koruma altına alıp geliştirirken, Türkiye’nin en büyük şehrindeki su kaynaklarının hesapsızca yok edilmesi kabul edilemez.

Kanal, Marmara Denizi’nin oksijensizleşmesine sebep olacağı için kötü bir kokunun İstanbul’u sarma tehlikesi de vardır.

Kanal İstanbul projesi, ilave 500.000 nüfuslu yeni bir kentin kurulmasını öngörmektedir. Proje kapsamındaki yapıların inşası beton ve çimento gibi yapı malzemelerin temini için ise Trakya’nın birçok bölgesinde taş ve kum ocaklarının açılması ormanlar, dereler ve yer altı sularının yok olması tehlikesini beraberinde getirmektedir.

En az 7,2 Mw şiddetinde gerçekleşecek Marmara Depremi neticesinde kanalın ciddi oranda etkilenme riski yüksektir. Kanalın güzergahı jeolojik ve jeoteknik açıdan zayıftır. Revize Planlarla 3 canlı fay hattının bulunduğu bölge yerleşime açılmaktadır. Üç canlı fay hattının yer aldığı bölgede yoğun nüfus birikimi yaratacak, böylece deprem ve tsunami riskinin etkileri büyüyecektir. 

Plânlarda, Doğal ve Arkeolojik Sit Alanları ile Tarihi Ulaşım Ağları dikkate alınmamıştır.

Plân alanında, Küçükçekmece İç Dış Kumsal Arkeolojik ve Doğal Sit Alanı (Avcılar Küçükçekmece); Küçükçekmece Gölü ve Çevresi 1. ve 3. Derece Arkeolojik Sit Alanları (Avcılar-Başakşehir); Resneli Çiftliği Arkeolojik ve Tarihi Sit Alanı (Başakşehir); Filiboz Viranlığı 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı (Arnavutköy); Spradon 1. ve 3. Derece Arkeolojik Sit Alanları (Avcılar); Region 1. ve 2. Derece Arkeolojik Sit Alanları (Küçükçekmece); Yarımburgaz Mağarası 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı (Başakşehir) bulunmaktadır. 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamında koruma altındaki bu yerler rezerv alanı içindedir.

Uluslararası Hukuk, Dış Politika, Jeostrateji ve Güvenlik

Kanal İstanbul projesinin Boğazlarımızda geçerli olan ve Boğazlarımızı düzenleyen Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne olumsuz etkileri olacağı kuvvetle muhtemeldir. Tespit edilmesi gereken bu olumsuz etkilere uluslararası hukuk ve sözleşme hukuku kapsamında çare bulunmadan projenin yapımında ısrar edilmesi, ülkemizi başta dış politika ve güvenlik olmak üzere birçok alanda ciddi tartışmaların içine çekebilecektir.

Bu projenin Türkiye’nin topyekûn savunmasında, askeri açıdan oturmuş kuvvet yapılanması, birlik teşkilatlanmaları, eğitim ve savunma tedarik süreçlerinde ciddi yapısal değişiklikler getireceği kesindir.

İstanbul, Trakya ve Güney Marmara’nın harbe hazırlık, kuvvet yapılanması ve savunma planlarında yapılacak ciddi revizelerin önümüzdeki on yıldaki muhtemel maliyeti 7-8 milyar dolar civarında olacaktır.

Bir askeri gerginlik durumunda bu adanın savunmasının ciddi bir ‘askeri zafiyet’ olarak karşımıza çıkacağı kesindir.

Kanal İstanbul projesi sayesinde Çin’in Karadeniz’e yakınlaşması ve hatta girmesinin, ticari liman işletmeciliği ve deniz ticaretine soyunmasının Karadeniz’de oturmuş jeostratejik dengeleri bozacağını söylemek mümkündür. Çin’le bir yakınlaşma Türkiye’nin geleneksel güvenlik politikalarında da ciddi revizyon ihtiyacı doğurabilecek, Ankara’nın Çin’e olan bağımlığını ve Çin’in Afrika’da etkinlikle uyguladığı ‘borç tuzağı diplomasisinin Türkiye’ye karşı da uygulanabilme ihtimalini gündeme getirmektedir.

Türkiye’nin büyük kazanımlar elde ettiği ve vazgeçilemeyecek önemde avantajlara sahip olduğu Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin uluslararası bir hukuki zeminde yeniden tartışmaya açılmasına yol açacak her türlü projeden uzak durması gerekmektedir.

Bu alanda tartışılması gereken tek uluslararası sözleşme Montrö Boğazlar Sözleşmesi değildir. Karadeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi Türkiye’yi Karadeniz’de sebep olacağı kirlilik ve çevre zararlarına karşı sorumlu tutmaktadır. Proje Akdeniz’i de etkileyeceği için Barcelona Sözleşmesi, yaban hayat zarar göreceği için Bern Sözleşmesi ve Küçükçekmece ve Termos Göllerinin etkilenmesinden dolayı da Ramsar Sözleşmesi’nden kaynaklı Türkiye’nin uluslararası yükümlülükleri bulunmaktadır.

Ekonomi

Kanal İstanbul Projesi’nin en önemli destek noktalarından biri olan gemilerden geçiş ücreti alınması suretiyle bütçeye gelir sağlanacağı savının güçlü olmadığı ortaya konmuştur. Kanal İstanbul Projesi yerine İstanbul Boğazı için Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin orijinal metninde yer alan saf altın üzerinden geçiş ücretlerinin fiyatlandırması sistemine dönülmesi için çalışmalar yapılmalıdır. Bu çalışma sonucunda İstanbul’un geçiş sisteminden elde edeceği gelir önemli ölçüde artarak şu anda dünya lideri olan Süveyş sistemini geçecektir.

Bu ortamda böylesine yüksek maliyetli bir projeyi gerçekleştirmeye çalışmak, makroekonomik ve finansal dengeleri olumsuz yönde etkileyecektir.

Bu proje, Hazine kaynaklarından finanse edilirse zaten sürdürülemez boyuta çıkmış olan bütçe açığı ve borç yükü daha da artacaktır. Bu hükümetin ülkemizi içine soktuğu borç-faiz sarmalı daha da derinleşecek ve kamu maliyesinde tam bir çöküşün içine girilecektir.

Bu proje yap-işlet-devret modeli ile finanse edilmeye kalkılsa cömert garantiler verilecek, bu garantileri halkımız, vatandaşlarımız yıllar boyu ödemek durumunda kalacaktır.

Bu kadar yüksek tutardaki bir dış kaynağın bu projeye tahsis edilmesi, özel sektörümüzün verimli yatırımlar için kaynak teminini çok daha pahalı hale getirecektir.

Bu projenin hayata geçirilmesi yatırımların önünün kesilmesi demektir.

Kanal İstanbul için harcanacak kaynak Türkiye’deki tüm tarımsal sulama projelerinin toplam tutarından kat be kat fazladır. Türkiye’nin şu anda ihtiyacı, sulama kanallarını tamamlamak, toprağı suyla buluşturmaktır.

Tüm pandemi sürecinde 2 milyon esnafımıza 5 milyar lira destek sağlamakta bile zorlanılırken toplam bedeli bunun 100 katına kadar olan bir tutarı bir rant projesine tahsis etmek basiretli bir yaklaşım değildir.

Kaynak yok diye işçilerin kısa çalışma ödeneği sonlandırılırken ve işçilerimiz sefalet ücreti ile geçinmeye mahkum edilirken bugüne kadar işçilerimize verilen desteğin 50 katından fazlasını dar bir gruba rant aktarmadan öte bir işlevi olmayacak bir projeye tahsis etmek izah edilebilir bir tutum değildir.

500 milyar liraya varabilecek bir yükü sanayicinin, işçinin, esnafın ve çiftçinin üzerine yıkmak nasıl izah edilebilir?

Projenin nihai maliyeti Türkiye’de şu anda mevcut olan 3 bin 91 adet kamu yatırım projelerinin üçte birinden daha fazla bir düzeye çıkabilecektir. Böyle bir rant projesine odaklanmak, bu hükümetin “rantı” dar bir gruba aktarma, “yükü” ise vatandaşımızın sırtına yükleme anlayışının açık bir göstergesidir.

Kanal İstanbul’un yapılması halinde ortaya çıkabilecek olumsuzluklar, sadece İstanbul ve İstanbullular değil, 84 milyon vatandaşın omuzlarında ağır bir yüke dönüşecektir.

Kaynak: Deva Partisi